Müge Şenel

25 Kasım 2017 Cumartesi

Gelincikler ölür, papatyalar ölmez!


     Şehir hayatı iyiden iyiye canımı sıkmaya başladı. Bu yaz yine köye aylaklık yapmaya geldim. Ağzımda kibrit çöpü, parmaklarımın arasında izmarit, saman yığınına yaslanmış halde uyukluyordum ki, hayat memat meselem karşımda beliriverdi. Gözlerim yıpranmış hasır şapkasını çok uzaktan hiç zorlanmadan seçmişti. Aklım bilmem kaç karış havada, ayaklarımın birbirini kovalamasına müsaade ederek leş gibi sigara kokan ellerimi aceleyle pantolonuma sürttüm. Avuçlarımdan kıvılcım çıkarsa koku da yanıp gider sanıyordum herhalde. Çaresizce sağa sola bakındım, meydanın diğer tarafındaki çeşmeye heyecandan çıldıran kalbimin gürültüsünü bastırırcasına koştum. Çeşmenin yanına iliştirilmiş, kirden iyice ufalmış sabunla ellerimi yıkadım. Tekrar koşarak gözcü kulesi bellediğim saman yığınına vardım. Hâlâ oradaydı. Köy meydanının bulunduğu tepenin aşağısındaki geniş düzlükte, tarlaların ortasındaydı. Yüzüm ve ayak tabanlarım aynı hararetle alev alev yanıyordu. Hızlı bir cesaret ve özgüven arayışına girdim. Yazın başından beri güneşte kavrulduğum için rengim epey koyulmuştu. Kendimi fazla tuzlu bayat fıstık gibi hissediyordum. Tatsız, tipsiz, eciş bücüş… İşe yaramıyordu. Özgüveni görmezden gelip sadece biraz cesaret bulmalıydım. Zaten aptal bir aşık böyle yapmaz mıydı? 

     Tepeden düzlüğe inerken, saçlarımdaki saman parçalarını silkeledim, gömleğimin yakasını düzelttim ve hedefe kilitlendim. Çalılıklara doluşmuş cırcır böceği korosunun sesine ıslığımla eşlik ederken neşemin yerine geldiğini hissettim. Hazır hal böyleyken, heyecanım biraz daha yatışsın diye, tarlaların kenarında serpilmiş gelinciklerden ve papatyalardan toplamaya karar vermiştim. Aramızda üç dönümlük bir tarla kadar mesafe kalmış olmalıydı. Neredeyse boyuma erişmiş olan yabanıl otlar sayesinde kolayca gizleniyordum. Artık birbirimize çok yaklaşmıştık. Yani en azından ben ona yaklaşmıştım. Dolayısıyla o da bana yaklaşmış oluyordu. 

    Halatın ucuna bağladığı yağ tenekesiyle kuyudan su çekiyordu. Tenekede kalan birkaç damla yağın, bir kuyu dolusu suyun yüzeyine çıkmak için verdiği mücadeleyi düşündüm. Benim ona ulaşmak için verdiğim mücadele, kuşkusuz daha güçtü. Yaptığı işe o kadar odaklanmıştı ki, aramızda birkaç metre kalana dek geldiğimi fark etmedi. Başını kuyudan kaldırdı, gözlerinin görüş alanını kirpikleriyle kısıtladı. Akşamüstü güneşi hasır şapkasının yüzüne düşürdüğü gölgeyi sıyırıyordu. Belli belirsiz şaşkınlığını umursamazlıkla örttüğünü sezebiliyordum. Kısık bakışlarıyla elimdeki çiçekleri süzdü.

    -Gelincik asla koparılmaz. Ruhu hemen solar, boynunu büker, yapraklarının düştüğünü anlamazsın bile. Papatya koparıldıysa bir kitabın arasında kurutmalı onu, ya da taç yapmalı, dedi. Alaycı havasını hüzün dağıtıyordu. Kestane saçlarının uçları sararmıştı.
    -Gelincikler ölür, papatyalar ölmez mi yani? dedim. Başını salladı, cevap vermeyecekti. Gözleri su yeşiliydi. Ağaçların yansıdığı bir göl gibi. Papatyaları gelinciklerden ayırıp uzattım.
    -O zaman bunları al, kitabının arasına koyarsın, dedim. Papatyaları taç yapıp saçlarına kondurduğum tek perdelik bir oyun sahneleniyordu içimde.
    -Teşekkür ederim, dedi. Ben zoraki tebessümünü kovalarken su tenekesine eğildi.
    -Yardım edebilirim, deyip ben de eğildim. Tenekenin pasının iz bıraktığı ellerini geri çekti. 
    -Sigara kokuyorsun, dedi. Ufacık sabun ancak bu kadar işe yarardı zaten. 
    -Suyu nereye götürüyorsun? diye sordum umursamaz görünmeye gayret ederek.
    -Dedemin bahçesine. Çiçekleri sulayacağız. Biz koparmayı yeğlemiyoruz, onlar ait oldukları yerde güzeller, dedi. 
    -Özür dilerim, dedim. Ben sana ait olduklarını düşündüm diye geçirdim aklımdan. Söz ipliklerine attığım düğümleri görse halime acırdı.
    -Suyu ben taşıyabilirim. Benimle gelmene gerek yok, dedi. Tenekeyi iki eliyle kavradı, beklemediğim bir kuvvetle kaldırıp yürümeye başladı. Ardından bakarken dönüp gülümsedi. İkinci bir cesaretle yanına gittim. 
    -Adını hâlâ bağışlamadın bana, dedim. Bu seni üçüncü görüşüm. 
    -Kiraz, dedi. Adım Kiraz benim. Benden yana bakmıyordu. Tenekeyi elinden zorla aldım.
    -Bırak ben taşıyayım Kiraz. Sen benim adımı zaten biliyorsun, dedim. Köy merkezinden uzakta yaşıyorsun değil mi? Seni sadece bu tarlada görüyorum.
    -Ne tuhaf, dedi. Beni takip edip keşfetmeni beklerdim. Bu yaz dedemle vakit geçirmeye geldim. Ona yardım ediyorum.
    -Tedirgin etmek istemedim. Yapabilirdim elbette ama, sana soruyorum işte, dedim. Güldü. Gülüşü kızıl fezada asılı kaldı. Köyü sınırlayan ormanın yakınlarına gelmiştik. Ormanın içine doğru dar bir yol uzanıyordu. Yolun başında durduk. Fezanın kızıllığını sahiplenmiş dudaklarını aralamıştı.
    -Buradan sonrasına yalnız devam ederim, teşekkür ederim Ali. Adımı söylediğine inanamıyordum. Kalbimi bir karınca ordusu istila etmişti. İçim gıdıklanıyordu. El sallayarak ormanın içinde kayboluşunu seyrettim.
    -Ali abi! Sana diyorum Ali abiii! Boyun ağrısıyla oturduğum yerden doğruldum. Bir yığın samanın üzerime yığılmakta olduğunu görüp son anda kurtuldum. Olan biteni kavramaya uğraşırken köyün kerkenezi Osman gömleğimi çekiştiriyordu.
     -Osman dur! Ne oluyor Allah’ını seversen? dedim, sersemlemiştim.
     -Abi öğleden beri uyuyorsun, hani beni harman yerine götürecektin? dedi. Cebimden bir dal sigara çıkarıp yaktım. Hızlı hızlı içime çektim. Ne kadar çabuk kanıma karışırsa, o kadar iyi. Kendime gelmeye başlamıştım. İzmariti ayağımın dibine atıp üzerine bastım. Başımı kaldırdığımda önce tepeden aşağıya inen yolu, sonra düzlüğü, sonra da tarlayı gördüm. Tarlaya odaklandım. Baş parmağımı sol, işaret parmağımı sağ yanağıma bastırıp dişlerimi gıcırdattım. İki kelime salıverildi dışarıya, hasır, şapka…
     Rüzgârla yarışarak koştum tarlaya, cırcır böceklerini ve gelincikleri es geçtim, papatyaları topladım nefes nefese. Titreye titreye birleştirip ördüm saplarını. Aramızda birkaç metre kalıp beni fark ettiğinde hiç konuşmadan yanına gittim. Yıpranmış hasır şapkasını kaldırdım. Tacı kondurdum saçlarına. 
    -Gelincikler ölür papatyalar ölmez, dedim. 
*
     Yağ tenekesine doldurduğu suyun yüzeyinde birkaç damla yağ süzülüyordu. Kuyudan sesleri yankılanıyordu. Oradan uçmakta olan bir kerkenez de ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oluyordu.
     “Sigara ömrü kısaltır derler bir de” diyordu Ali. “Düpedüz ömrü uzatıyor! Şu mereti içip şuradan şuraya koştuğum kısacık anda ömrüm bin yıl uzadı.” 

    “İlahi! Sigara içmeye bahane arıyorsun.” diyordu Kiraz. “Sen çok yaşa e mi?”
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder